Evrensel İslam Devleti ve Dini Pluralizm

Yayın tarihi:04/09/1393
Tek devletin kimliği insan fıtratının talep ettiği Tevhid olacaktır; hiçbir milletin hakimiyeti, hiçbir ırkın ismi olmayacak, hiçbir kültürün hakimiyeti olmayacaktır. Herşeyin ölçüsü inanç/Tevhid olacaktır. Bütün kültürler din rengine bürünecek; insanlar “Sibğatullah” denilen ilahi rengi/Tevhid rengini alacaktır
Allah’ın adıyla
 
 
İslami siyaset doktrininin asıl hedefi evrensel adalet devletini kurmaktır; bütün insanlar yaratılış hedefine ancak bir devlet, bir kanun, bir lider sayesinde ulaşabilir. Unutulmamalıdır ki dinin hedefi devlet kurmak, haküm sürmek, beşeri toplumlara egemen olmak değildir. Devlet sadece asıl hedefe ulaşmak için bir araç ve vesiledir.
 
 
Dünyanın tek devlet ile idare edilmesi mümkün mü? Dünyada tek devlet düşüncesi ütopya mıdır? Tek bir devlet ile dünyada adalet sağlanabilir mi?
 
 
Milyarları aşan bir nüfusun yaşadığı, onlarca milliyet, kültür ve medeniyete sahip ve yüzlerce farklı örf ve geleneğin hakim olduğu, yüzlerce dilin konuşulduğu bir dünyada bir devletin kurulması mümkün mü? Bunların yanısıra insanların farklı istek ve arzularının varlığı, değişik hedef ve idealler gözönünde bulundurulduğunda bütün bu farklılıklara rağmen bütün insanları bir devletin hakimiyetinde yönetmek mümkün müdür?
 
 
İnsanları birbirinden ayıran milliyetleri, dilleri, ırkları, adet ve gelenekleridir. Bir milliyet, ırk, dil, kültür ve gelenek çatısı altında toplanan insanlar bir kavim, bir toplum, bir millet oluşturmuş olurlar. Allah isteseydi bütün insanları bir ümmet karar kılardı ama değişik kavim ve milletlere ayırmasının bir hikmeti vardır muhakkak. “Allah dileseydi, onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine dahil eder….” Şura/8
 
 
“Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesizi, Allah katında sizin en değerliniz en takvalı olanınızdır. Allah bilendir ve her şeyten haberdardır.” Mücadele/12
 
 
İnsanlık tarihinde onlarca kabile, kavim ve millet var olup hayatını sürdürmüş ve yok olmuştur. Kur’an’ın buyurduğu gibi her ümmetin bir eceli vardır. “Her topluluğun bir eceli/süresi vardır; süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçerler”. Araf/34
 
 
Beşeri toplumlar kendileri için belirlenen vakti yaşarlar ve yok olurlar; tarihte nice kavimler/toplumlar vardır ki sadece isimleri kalmıştır tarih kitaplarında. Allah da onların hayatını okumamızı eserlerine bakarak ders ve ibret almamızı istemektedir.
 
 
“Yeryüzünde gezmediler mi ki kendilerinden önce olanların akibetlerinin nasıl olduğunu görsünler? Ahiret yurdu, takvalı olanlar için daha iyidir. Aklınızı kullanmıyor musunuz?” Yusuf/109
 
 
Bütün bu farkılıklara rağmen Hz. Adem ile başlayan insanlık hayatında dünyaya gelen bütün insanların ortak bir özellikleri vardır; bütün insanlar farklı ırk, dil, milliyet, kültüre sahip olmaları ve farklı zaman ve asırlarda yaşamış olmalarına rağmen hepsinde aynı olan ortak bir nokta vardır; o da “fıtrattır”.
 
 
“Yüzünü hakka yönelmiş olarak dine çevir; Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu yaratışına (fıtrata) Allah’ın yaratılışında bir değişiklik olmaz. İşte sağlam din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” Rum/30
 
 
Bu fıtratın talepleri asla farklı olamaz hepsinin istekleri ve varmak istedikleri nihayi hedef aynıdır. Fıtratın istediği Tevhid’dir; insanı dünyada ve ahirette saadete kavuşturmak, marifetullah makamına ulaşarak Halifetullah olmaktır.
 
 
Tek devletin kimliği insan fıtratının talep ettiği Tevhid olacaktır; hiçbir milletin hakimiyeti, hiçbir ırkın ismi olmayacak, hiçbir kültürün hakimiyeti olmayacaktır. Herşeyin ölçüsü inanç/Tevhid olacaktır. Bütün kültürler din rengine bürünecek; insanlar “Sibğatullah” denilen ilahi rengi/Tevhid rengini alacaktır.
 
 
Dini Pluralizm
 
 
İslam’ın dünyada tek devlet talebinin yanlış olduğunu düşünenler, İslam’ın evrensel mesajını idrak edememişlerdir. Yaratılışın yegane hedefi ilahi iradenin, ilahi rengin yeryüzüne hakim olması yani ilahi hilafetin tahakuku olduğu gözden kaçmaktadır. Bu ilahi hilafetin birden fazla olması düşünülemez aksi takdirde ya ilahi vaad yanlıştır veya birden fazla olması yanlıştır.
 
 
Bu düşüncede olanların hatalarının kaynağı şudur; batı siyaset doktrininin siyasi küreselleşmeden maksadı demokrasiyi bütün dünyaya hakim kılma projesidir. Sayasi küreselleşme, yeryüzünde tek siyasi otoritenın olması, bir devletin olması demek olduğundan ve bunu Batı medeniyetinin gerçekleştireceğinden korktuklarından tek devlet düşüncesinin yanlış olduğunu hatta İslam‘ın dahi böyle talebi olmadığını savunurlar. Halbuki beşer hayatının her anında küreselleşme kaçınılmaz olduğu gibi gereklidir de. Batı siyasi düşüncesinin hedeflediği Batı medeniyetini küreselleştirme planının batıllığı, İslam siyaset doktrininin küreselleşmesinin de yanlış olduğunu göstermez.
 
 
Müslüman siyesetcinin, İslam’ın hak ve diğerlerinin batıl olduğu düşüncesine sahip olması kendi iradesi ve arzusu değildir; bu dinin hak olduğunu beyan eden Rabbin buyruğudur; “Eğer iman etmişseniz en üstün sizsiniz“ veya „kim İslam’dan başka kendisine bir din edinirse asla ondan kabul edilmez”, ayetleri bunu açıkca beyan etmektedir.
 
 
“İnsanları korkutmak ve Allah’a iman edenleri O’nun yolundan alıkoymak ve onda bir eğrilik aramak için her yolun üzerinde oturmayın… “ Araf/86
 
 
“… De ki: Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir. Bize Alemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi.” Enam/ 71
 
 
“Kuşkusuz ki, bu benim doğru yolumdur. Artık bu yola uyun: sizi O’nun yolundan ayrı düşürecek diğer yollara uymayın…..” Enam/153
 
 
“Bir de kendilerine ilim verilenler bunun Rabbinden gelen bir hak olduğunu bilsinler de ona iman etsinler ve kalpleri onunla güven bulsun…. “ Hacc/ 54
 
 
İslam’ı bir bütün olarak gören İslam siyaset düşünürü, itikat ve ibadette Allah’a şerik koşulamayacağı gibi siyaset alanında da Rububiyetin yeryüzünde tahakkukunda başka bir siyasi iradenin varlığını mustakil veya İslam siyasetinin yanında kabul etmenin şirk olduğuna inanır.
 
 
Tek İslam düşüncesinin haklılığı, hakimiyetin mutlak olarak İslam’ın olması gerektiği, diğer inançların varlıklarını sadece İslam’ın gölgesinde sürdürebilecekleri düşüncesinin yanlışlığını savunan müslüman yazarlar bilmeden batıla yaşama hakkı tanıyarak Allah adına batıla meşruluk veriyor.
 
 
Görüşlerini delillendiriken İslam’ın öğretilerine dayandırma gafletine düşmektedirler. Ve “dinde zorlama yoktur”, ayetine sığınırlar. Halbuki İslam dışı inanca sahip olanların din şemsiyesi altında huzurlu yaşama hakkına sahip olmaları, onları meşru görmekten veya inançlarına tolerans gösterilmesi gerktiğinden değildir, “dinde zorlama yoktur” ilkesinin uygulanmasıdır.
 
 
İslam dışı inançların İslam şemsiyesi altında kendilerine yaşama hakkı verilmesi, dinde zorlama olmadığına, İslam devlet hukukunda “azınlıklar hakları” diye bir bölüm olduğuna ve İslam devletinin bunu uygulaması gerektiğine işarettir. Bazılarının anladığı gibi bunun manası, diğer inançların da meşru olduğu, doğru olabileceği değildir.
 
 
Allah’ın kudret ve hakimiyeti mutlaktır ve insanın iktidar ise bu hakimiyetin uzantısında tecelli ve tezahürdür. “Varlık aleminde hakimiyet Allah’ındır, hakimiyeti dilediğine verir”, ayeti Allah’ın bu hakimiyeti, ilahi tecellisi olmayan birilerine vermesi veya bu iktidarı gasbeden İslam dışı inançları meşru görmesi, Tevhid ile çelişir.
 
 
Aslında küreselleşmeye karşı gelme ve siyasal küreselleşme neticesinde dünyayı tek siyasi iradenin idare edecek olmasına karşı olma, dini pluralizme inanmaktan kaynaklanıyor.
 
 
Dini pluralizm, yani hak bir tane değildir; pluralizm “bir din haktir düşüncesini” rededer, “hak din birden çok olabilir, mutlak doğru yoktur”, düşüncesini savunarak, inançların hepsinin doğru olduğunu iddia eder.
 
 
Batı menşeli fikri akım olan dini pluralizmi savunan, ilahi dini yorumlarken batının penceresinden bakmaktadır; “dinin içinde farklı yorumlar olabileceği ve hepsinin doğru olma ihtimali olduğu gibi ilahi dinin karşısında beşeri bir din ve inancın da doğru olma ihtimali ilahi din kadardır”, görüşünü savunur.
 
 
Dini pluralizm, dünyayı bir dinin idare edemiyeceğini savunur çünkü tek bir dinin hak olması ve bu dinin devletinin olması mümkün değildir.
 
 
Batılı düşünürler, tarihte mezhep ve din savaşlarının çıkışının sebebinin bu olduğunu telkin etmeye çalışırlar, Batı siyaset düşüncesinden etkilenen müslüman aydınların da aynı şeklide düşünmeleri bir yanlıgıdır. Tarihte din savaşlarının ve mezhep savaşlarının sebebi, dini devre dışı bırakıp Allah’ı insanın hayatından çıkararak insanı ilahlaştırmak isteyen zihniyetin ürünüdür.
 
 
-Din insanı özgür kılmak istiyor; din insanı şeytanın, nefsin, heva hevesin elinden kurtarıp özgür kılmak istiyor.
 
 
-Beşeri sistemler de insanı özgür kılmak istiyor; beşeri sistemler, insanı Allah’ın elinden kurtarıp bağımsız, özgür kılmak istiyor.
 
 
-Din, kanunsuzluktan, başı boşluktan kurtarıp insanı eğiterek Allah’a kul etmek istiyor.
 
 
-Beşeri sistemler, insanı Allah’ın elinden kurtarıp insanı ilahlaştırmak istiyor.
 
 
Allah’ın yeryüzünde tek din devletin hakim olması diye bir hedefinin olmadığı ve Allah’ın irade ettiği hak dinin/inancın bu dünyada ortaya çıkmaması, kimin hak olduğunun kıyamette ortaya çıkacak olması Allah’ın hikmeti ile bağdaşmaz. İnsanın hak üzere olduğunu ve ebedi hayatının nasıl olacağını bu dünyada bilmeyecek olması abestir ve ilahi adaletle bağdaşmaz. Kimin haklı olduğunun ve hesabının sadece kıyamette/hesap günüde belli olacağı düşüncesi İslami siyaset ilkelerini devre dışı bırakmak içindir;
 
 
a) Yeryüzünde Allah’ın hüccetinin olmadığını dolayısıyla kimin hak olduğunu bu dünyada belirleme kriterleri olmadığını savunarak İlahi velayetin uzantısında tecelli eden velayeti rededilmiş olur.
 
 
b) Tevella ve teberra ilkesinin görmezlikten gelinmesine sebep olur.
 
 
c) İlahi adaletin sadece ahirette tecelli edeceğini bu dünyada sözkonusu olmadığını vehmine sürükler. Şia inancında Allah’ın sıfatlarının içinden “Adl/adalet” sıfatının dinin esaslarından sayılmasının esprisi burda yatmaktadır.
 
 
İslamcılık Batının kendisini yenileme çağrılarına göre uyarlamaya çalıştığından modern, postmodern ve transmodern dönemlerini analiz ederek İslamcılığı da ona göre şekilendirmeye çalışırlar. Geleneksel İslamcılar İslami öğretileri tahlil ve analiz etmedikleinden yeterli donanıma sahip olmadıklarından radikal tutum içine girerler. Modern İslamcılar ise Batının, tahrif edilmiş Hıristiyanlıktan kurtularak kalkınma ve gelişmeyi örnek göstererek Batının tecrübelerinden yararlanması gerektiğini ileri sürerler, böylece dini toplumsal hayattan, kamusal alandan arındırma yolunu seçerler.
 
 
Netice olarak Batı kültüründen etkilenmiş İslami düşünürler gaflete düşerek tek evrensel İslam devletinin olamayacağını, dinin böyle bir talebi olmadığını savunurlar.
 
 
Sabahattin Türkyılmaz